Home / GEZİ YAZILARI / Yezd Gezisi, Çöl Kent

Yezd Gezisi, Çöl Kent

Yezd Gezi Notlari

Sabahın 5.30’unda buz kesmiş bir havada, iniyoruz İmam Hüseyin Otobüs terminaline. Şehre karışmak için oldukça erken bir saat, terminalde vakit geçirmeye karar veriyoruz. Terminalin alt katına iniyoruz, kafeterya türevi bir mekânın iskemle ve masalarına, üşüyen bedenlerimizle oturuyoruz. Bisküvi ve çay alıp kahvaltı ediyoruz. Birer çay daha içip, vücut ısımızı arttırdıktan sonra, yazıhanelerin bulunduğu bir üst kata çıkıyoruz. Kaşan için bilet almak için çabalıyoruz, çabamız daha sonra mücadeleye dönüyor. Bora derdimizi anlatmaya çalışıyor. İngilizce anlayan yok, Türkçemiz güneyde zaten geçmiyor. Kime sorsak araç yok diyor, akşam gitmek istediğimizi de anlatamıyoruz. Kaşan’ı duyan yok diyor ısrarla. Şansımızı zorlamayıp, birde trene bakalım diyoruz ve terminal binasından dışarı çıkıyoruz.

IMG_1266_1024x683
Kapıda taksiciler etrafımızı sarıyorlar. Taksiye binmeyi düşünmüyoruz, LP’de otobüs terminaline çok yakın olduğu gözüken tren istasyonunu soracağımız birilerine bakınıyoruz. Otobüs durağında bekleyen hanımlar Bora’nın dikkatini çekiyor ve yaklaşıp istasyonu soruyoruz. Uzun uğraşlarla istasyonun buradan taşınmış olduğunu öğreniyor ve taksicilere yöneliyoruz. Tren istasyonun bizi götürmek istemiyorlar, bizde kızarak önümüzden geçen otobanın ardında bulunan şehre ulaşmak için yürümeye koyuluyoruz. Biraz yol aldıktan sonra, etrafımızı saran taksilerden biri yanımıza geliyor, kara kuru 45 kilodan fazla olmayan taksi şoförü “Mister,Mister” diyerek sesleniyor bize,Bora ve ben yanına gidiyoruz. Önce, tren garına sonra sessizlik kulelerine gideceğimizi söylüyoruz anlaşıp biniyoruz taksiye. Bindikten sonra, bizi Ateşkadeh’e de götürmesini istiyoruz. Fiyatı arttırıyor. Küçük paralar için daha fazla mücadele etmeyip Bora’nın verelim gitsin sözüne itibar ediyoruz.
İstasyona varıyoruz, uygun saatte tren yok. Akşama bırakıyoruz bilet işini. Sessizlik kulelerine doğru yol alıyoruz. Biz yolda giderken, bende size biraz Yezd’dan bahsedeyim.
İran’ın ortasında Kevir ve Lut çölü ile çevrelenmiş bir çöl şehir. 31 eyaletten biri olan şehrin nüfusu 1.000.000 civarında. İsmini Sasani Kralı Yezdgerd’e ithafen almış. MÖ 700 yılından itibaren burada yerleşim olduğu saptanmış, tarih boyunca İpek Yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuş. 14 yy. ve 15 yy.lar da Cengiz Han ve Timur’un ordularına direnememiş ciddi hasarlar görmüş olan kent, ticaret yolunun üstünde olmanın avantajını kullanarak kendini kısa sürede toparlamış. Kentte önemli ölçüde Zerdüşt nüfusu da yaşıyor.

IMG_1126_1024x683

Aracımız, Dakhme’ye sessizlik kulelerine varıyor. Taksinin bizi bıraktığı alandan yürümeye başlıyoruz kulelere doğru. Etrafımızda başka yapılarda var. Yürüyerek, kulelere çıkan patika yolun başına geliyor ve buradan 15’ tırmanışla kuleye çıkıyoruz. Çöl üzerine kurulu nefis Yezd manzarasını, sessizliği bozan rüzgârın uğultusu ile seyrediyoruz. Zerdüşt inancına göre, ölüleri yakmak veya gömmek yerine yeryüzünün temiz kalması için, bu kulelerde vahşi hayvanlara yem olarak bırakılıyor. Bırakılan ölünün başında, Zerdüşt rahip bekliyor, ölünün ilk olarak hangi gözünün yeneceğini gözlemliyor. Sağ gözün önce yenmesi ruhun kurtuluşa erdiğinin, sol gözün önce yenmesi ise azap çekeceğinin göstergesi olduğuna inanılıyor. 1960’lı yıllarda, bu cenaze törenleri yasaklanıyor ve Zerdüştler ölülerini kulelerin yakınındaki mezarlığa gömüyorlar. Kulelerden ayrılıp, Ateşkadeh’e Zerdüşt tapınağına gidiyoruz.
Tek katlı olan tapınağın önünde bulunan havuzlu bahçeyi geçerek, girişin hemen üstüne yapılmış Zerdüştlüğün simgesi olan kartalın Faravahar’ın altından geçerek tapınaktan içeri giriyoruz. Resimlerini gördüğüm, videolarda izlediğim binlerce yıldır sönmediğini okuduğum ateş karşımda duruyordu. Ateşkadehin bulunduğu ortam cam ile bölünmüş, ziyaretçiler camekândan izlemekle yetiniyor. Oysa ısısını ve kokusunu hissetmek isterdim. Camekânın arkasından fotoğraflamaya çalışıyoruz, parlayan cam kaliteli fotoğraflar almamıza engel oluyor.

IMG_1136_1024x683
Zerdüştlük, dünyanın en eski tek tanrılı dinlerinden bir tanesi. Pers İmparatorluğunun resmi dili sayılmış. Zerdüştlüğün yaratıcısı, tanrısı Ahura Mazda’dır, biz Türklerin deyimiyle Hürmüz, kutsal kitapları ise Avesta. Zerdüştler’in ateşe taptığına ilişkin yanlış bir bilinç oluşmuş, işin aslı şöyle; Ateşi tanrının irfanı olarak kabul eder ve ateş önünde dua ederler, kıbleleri Güneştir. Kötülüğü karanlıkla özdeşleştirdiklerinden, ateşin karanlığı aydınlatmasından dolayı kutsal sayarlar ve dua ederler ve ateşe üflemek, ölümü gerektirecek kadar günahtır. Gökten indiğine inanılan ateşin sönmemesi için, görevli rahip tarafından badem ve kayısı ağacı odunları atılıyor.

IMG_1154_1024x683
Tapınaktan çıkıp yan tarafta bulunan müzeyi ziyaret ediyoruz, küçük bir salonda Zerdüştlerin dini kıyafetleri, inanışlarına ve ibadetlerine ilişkin bilgiler ve materyalleri görüp. Anlaştığımız taksinin son durağı şehir merkezine doğru yol alıyoruz.

IMG_1169_1024x683
Taksi bizi Emir Çakmak Camisinin önünde bırakıyor. Etrafta insan yok ve her yer kapalı. Caminin etrafında gezip fotoğraf alıyoruz. Altından geçen tünelden geçerek, dükkânını yeni açan kebapçıların yanından caminin arka tarafına geçiyor ve bu konumdan da birkaç kare fotoğraf alıyoruz. LP’nin yazdığı çayhaneleri aramaya koyuluyoruz, derken sokaklarda kayboluyor ve kendimizi kapalı çarşının küçük avlulularından birinde buluyoruz. Avluda bir manav dikkatimizi çekiyor, Bora ve Çağlar manavdan yiyecek karpuz ve kavun alıyor, bankların üzerinde tüketiyoruz. Gezinin son günlerine yaklaşmanın yorgunluğu bizi oturduğumuz yerden kalkmamızda zorluyor. Kalkmak zorundayız, yürünecek rotalar, gezilecek müzeler var. LP’nin yürüyüş rotasını uygulayacağız ve ilk durak Su müzesi, bulunduğumuz yere yakın olan su müzesine varıyoruz. Su müzesini gezdikten sonra, kapıdaki görevliye, çantaları emanet etmek istiyoruz ve kabul ediyor, müzenin 14.00’de kapanacağını ve o saate kadar gelmemiz gerektiğini söylüyor. LP’nin verdiği rota 5 Km ve 3-5 saat. Cuma Camisine kadar 3 nokta daha var. İmam Humeyni Caddesi üzerinde yürüyoruz, cadde üzerinde bulunan Hazireh Camiine dışarıdan bakıp yola devam ediyoruz. Dört caddenin kesiştiği kavşakta karşımıza gelen saat kulesinin önünden, karşı tarafa yolun soluna geçerek ilk soldan içeri giriyoruz. Masjed-e Jameh Caddesindeyiz, yaklaşık 400 m uzunluğunda çok uzun olmayan caddenin sonunda Cuma Cami kendini gösteriyor bize. Cadde üzerinde LP’nin işaret ettiği yerlerden, 700 önce inşa edilmiş Sayyid Runeddin Gazi Türbesine girmeden dışarıdan bakarak, işaretli olan diğer nokta Orient Oteli de dönüşe bırakarak Cuma Camine varıyoruz. 12. Yy da Zerdüşt tapınağı üzerine inşa edildiği söylenen caminin mozaik bezeli kubbesi ve iç kısımda kullanılan çinileri gözümüzü kamaştırıyor. Camiyi enine boyuna gezip fotoğrafladıktan sonra, biraz olsun nefeslenmek için Orient Otel’e giriyoruz. Otelin güzel bir avlusu var, yemek fiyatlarına bakıyoruz uygun fiyatlı yemekleri yemek için öğleden sonra geleceğimizi söyleyip ayrılıyoruz.

IMG_1247_1024x683
Labirent şeklinde dar sokakları oluşturan, sarı kerpiç duvarların arasına karışıp, 12 İmam Türbesi, İskender’in Hapishanesi ve Khan-e Lari’yi göreceğimiz kısma doğru yürüyoruz. Yerel halktan insanlar ve 2- 3 kişilik turist gruplarla karşılaşıyoruz. Saat 14.00 de kapanacak olan müzeye yetişmenin verdiği stresle hızlı adımlarla kat ettiğim bu sokaklarda kendimi bir filmin içinde gibi hissediyorum.

Bir iç savaşın ortasında, duvarlara yazılan yazıların daha da gerginleştirdiği sokakların arasında kaçarcasına yürüyorum, her an bu sokaklara açılan kapılardan birinden, çarşaflı bir kadın, kara gözlerinin tüm gizemiyle, kolumdan çekip peşimdekilerden kurtaracakmış gibi geliyor.

IMG_1241_1024x683
Çocuk sesleriyle, hayal dünyasından çıkıyorum. Bu neşeli gülücüklerin sahibi, 12 imam türbesinin önünde top oynayan birkaç çocuk. Dünyanın her yerinde çocuklar aynı, tek bir dertleri var, oyun. Büyüklerin savaşları, nefretleri, hırsları onları ilgilendirmiyor. Çocuklara bizde katılıp 5 dakika da olsa, çocuk oluyoruz. Bizim için gezmek sadece, bakmak, bilgilenmek değil. Bulunduğumuz coğrafyada sosyal hayatı yaşamak. Bora ile ortak paydalarımızdan biri olan sosyal hayatın, günlük yaşamın içinde olmak, bizi turist olmaktan ayıran faktörlerin başında geliyor.
12 İmam Türbesi kapalıydı. İskender Hapishanesi olarak geçen yerde aslında bir 15. Yy okulundan ibaret. Zengin bir tüccara ait olan Lari’ye de uzaktan uzağa bakıp geriye dönüyoruz, labirent bulmacalardaki, bir noktadan diğer bir noktaya erişmek isteyen karakterler gibi.

IMG_1230_1024x683
Gezginler arasında sıkça bahsedilen Silk Road’ı merak edip, bir bakalım diyoruz. Tabelaları takip ederek varıyoruz. Sokak kapısından girip, kemerin altından geçerek, içerisinde oturan turistlerin olduğu yeşillik bir bahçeye ulaşıyoruz. Bora, görevli kıza oda fiyatlarını soruyor. Söylenenin aksine fiyatlar makul. Bizde boş bir masaya oturup, çay istiyoruz. Tek oturan bir bey, Türk olduğumuzu anlıyor ve biraz sohbet ediyoruz. Çaylarımızı bitiriyoruz, kız kalıp kalmayacağımızı soruyor, belki daha sonra deyip uzaklaşıyoruz.
Orient Otele gidiyoruz, kavurucu bir sıcak var. Çöl Sıcağı bu olsa gerek. Orient Otelin serin avlusuna atıyoruz kendimizi, Chello Kebep söylüyoruz kolayla beraber. Tam tepemizde bahçeyi serinleten devasa bir klima var, evet açık havada klima hem de G sınıfı enerji tüketimi, akaryakıt gibi elektrikte ucuz bu ülkede ve devlet süsbanse ediyor. Aramızdaki sohbet devam ederken, yemeklerimiz geliyor. Tepeleme safranlı pilavla eşliğinde kebabımızı yiyoruz. Et çok lezettli, endüstriyel değil yani. İran’ın genelinde tarım ve hayvan ürünleri doğal, ilaç, suni gübre ve yem gibi endüstriyel ürünler kullanılmıyor, beklide bunda ambargonun etkisi olabilir, Ambargo dedim ama, yemeğin yanında Coca Cola içiyoruz. Yemek yerken bir çift geliyor yan masaya, Azeri Türk’ü bey ağabey ile sohbet ediyoruz biraz. Üniversiteyi Erzurum’da okumuş. Birden çantalar aklımıza geliyor ve hareketleniyoruz.
Su müzesine gelip, çantalarımızı teslim alıyoruz. Çantaları emanet etme konusunda hiç sıkıntı yaşamadık, herkes yardımsever ve olumlu davrandı. Teşekkür ettikten sonra, bir taksiye binip Kaşan’a gitmek üzere İmam Hüseyni Otobüs terminaline doğru yol alıyoruz. Kaşan’a bir firmadan bilet alıyoruz otobüsün kalkmasına 1,5 saat gibi bir süre var, bekleme salonunda bekliyoruz. Süre 2.5 saate geliyor ve otobüs yok. Neyse ki bir otobüse bizi bindiriyorlar. Yolculuk 5 saat kadar sürecek, akşam saatlerinde Kaşan’da olacağız. Biraz sohbet, biraz uyku derken saatler geçiyor. Yaklaştığımızın farkındayız, Kaşan’da ineceğimizi söylüyoruz sürekli, anlamıyor yada anlamamaktan geliyor şoför. Yolculardan birkaçı bizim hakkımızda konuşuyor, şoförle bu arada otobanda ilerleyen otobüs camından bize kaşan diye gösterdikleri sağ yanımızdaki yerleşim yerini geçiyoruz. Akşam karanlığında, ışıklar kayboluyor, yolculardan biri şoföre sesleniyor, otobüs bir sapaktan girip otobandan ayrılıyor ve çok merkezi olmayan yerleşim merkezinde Kaşan diyerek indiriyor. Tahran’a devam edecek otobüsten yalnızca biz iniyoruz. Nerede olduğumuzu anlamaya çalışırken, açık bir eczanenin kapısından girip yaşlı eczacıya Kaşan’a nasıl gideceğimizi soruyoruz. İngilizce bilen eczacı bize tarif ediyor ve yan taraftaki duraktan taksiye binmemizi öneriyor. Teşekkür edip durağa yöneliyoruz. Duraktan, sıradaki taksiye binmek için ücret soruyoruz, zar zor anlaştığımız taksiye binerek, Kaşan’a doğru yol alıyoruz. Kulağımıza tanıdık gelen Azeri bir türkü çalıyor araçta, mırıldanmaya çalışınca hoşumuza gittiğini düşünen şoför açıyor sesi, kulakları sağar edercesine çalan müzikle birlikte ineceğimiz yere varıyoruz. Darvaze Meydanında iniyoruz taksiden ve Abazar Cd. üzerinde bulunan birkaç otele bakıyoruz bir birine çok yakın olan bu otellerden ilk önce Gülistan Otele giriyoruz, ben pek beğenmiyorum açıkça, Çağlar’da benimle hem fikir, Bora zaten zihnen bizimle değil. Azerilerin işlettiği bu hostelden başak diğerlerine de bakıp kıyaslama yapmak istiyoruz. Seyyah Otel’e gelip resepsiyondaki görevli ile fiyat konusunda hayli çarpışıyoruz, en düzgün otel bu ama Türk otellerinin yanından geçemez. 4 kişi için kahvaltı dâhil 2 oda tutup, odalara yerleşiyoruz. Hemen duş alıp, yemek için çıkıyoruz dışarıya. Biraz yürüdükten sonra, cafe gibi bir yere geldik. Çay söyledik, bizim için çay demleneceğini ve beklememiz gerektiğini söylediler. Zamanımız var kaldı ki demleme bir çay için.
Çaylarımızı içtikten sonra hesap ödemek için kasaya yöneldik, kasadaki görevli, tahminimce patron nereli olduğumuzu sordu Türk olduğumuzu öğrenince kızıp siz Katoliksiniz dedi. Şaşırdık, Katolik olmadığımızı ülke nüfusumuzun %99 oranında Müslüman olduğunu söyledik. Neden böyle düşündüğünü sorduk. Başbakanımızın İsrail ile arasının iyi olduğunu söyledi, Arap’lardan da hoşlanmadığını Amerikan ve İngiliz yanlısı olduklarını söyledi. Bizde Politik bu konuların bizi ilgilendirmediğini, Müslüman olduğumuzu, Hz. Ali’yi ve 12 İmamı bildiğimizi anlattık. 12 İmamın isimlerini saydığımda ve Kerbela’dan bahsettiğimde yüzündeki öfke, şaşkınlığa ve sonrasında gülümsemeye döndü. Bize, Abyeneyh’ten bahsedip mutlaka görmemiz gerektiğini söyleyip, bir arkadaşının tur şirketinin iletişim bilgilerini verdi. Sizler benim konuğumsunuz diyerek hesabı almadı. Saat geç olmuş ve yorgunluk iyice bastırmıştı. Otele dönüp yorgun bedenimi, yatağa bıraktım.

Gazella Turizm’in  www.gazella.com düzenlediği 3 Kıta 1 Blogger yarışmasında ilk ona kalıp finalde, hayalimdeki İran planı ile yarışmıştım, araştırmalarımı yaptığım sırada ve gezi planını yazarken, Kanuni Sultan Süleyman’ın Devlet-i Aliyye’ye katmak istediği bu coğrafya beni çok heyecanlandırmıştı. Yezd şehri ise heyecanımı katlayan unsurlardan biriydi, gördüğümde anladım ki bu heyecanı hak ediyordu. Kültürü, yapısı ve mimarisiyle benzeri olmayan ender şehirlerden biriydi.

About htavlas

İstanbul doğumlu. Gezmek için yaşar.Yaşadığı şehri iyi bilir. IT Profesyoneli. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da sayısız şehir deneyimine sahip. Türkiye’nin tamamını gezmiş. Gezgin,Blogger Fotoğrafçı,Tarih sever.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*